27 Nisan 2010 Salı

Onlar Bile Biliyor…

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda geleneksel hale gelen “Temsili Makama Devri”, aslında hiçbir şey ifade etmemesine rağmen sürdürülmeye devam edilir. Bir hoşluk oluyor belki devam etmesi de ondandır. Öte yandan çocuklara yarın oturacağı koltuklara bir alıştırma da yapılması açısından önem taşıdığına kuşku yok.

Her yıl hangi makama hangi çocuğun oturtulacağı Milli Eğitim Müdürlüklerince “titiz” bir çalışma sonucu tespit edilir.

Makama oturacak çocuklar ham laf etmemelidir…

Oturmasını-kalkmasını bilmelidir…

Ağzı laf yapmalı, iki lafın ardından üçüncüsünü getirebilmelidir…

Kıyafeti şık olmalı…

Saçı başı dağınık olmamalı…

Erkekse saçlarına jöle sürdürüp, parlatmalı…

Kız öğrencilerin saçları çok daha çekici ve bakımlı olmalı…

Öğretmenlerini utandıracak davranışta bulunmamalı…

Okulu ve dolayısıyla Milli Eğitimi zor durumda bırakmamalı…

Tercihen “zengin” çocuklarından “temsili” makam sahibi ayarlanmalı…

Sonra da “5 dakikalığına” işgal edilecek makamı, “süren doldu” demeden bırakmalı…

Yani çocuk haddini bilmeli, koltuğa gömülüp kalmamalı…

O koltuğa, diğer büyükleri gibi “emaneten” oturduğunu bilmeli, kalkılması gerektiği zamanda kalkmalıdır…

Süresi farklı olsa da asaleten oturanlar da “bir süre” kendisine emanet edilen makamda “güzel şeyler” yapmak için çabalıyor…

“Temsili” de olsa “kısa süre” için de koltuğa oturduğunda hoş bir sadâ bırakabilmelidir…

Yani esas gaye “hoş sadâ” bırakmaktan öte bir şey değil…

Dolayısıyla temsili makama oturacaklar da, “asli” makama oturanlar kadar ciddi, vakur ve sevilen mesajlar verebilmelidir.


Bu nedenle de “asli” de “ince eleyip sık dokumayan”lar, “temsili”de gayet titiz bir şekilde ince eleyip, sık dokurlar…

Asalette aranmayanlar, temsili de nedense aranır…

İşin en ilginç yanıysa temsili koltuğa oturanlar “beş dakikalığına” oturduklarının bilincinde olmaları…

Yani o minicik, tatlı mı tatlı çocuklar “koltuğun emanet” olduğunu çok iyi biliyorlar…

Ya büyükler?

Hepsini kastetmem zaten mümkün değil…

Makamların gelip geçici olduğunu bilenler de var.

Makamın insana paye vermediğini, insanların makama değer kattığını bilenler de…

Makamda oturduğu müddetçe de “hesap verme” gibi bir konumu olduğunun bilincinde olanlar da var…

Yine görevde olduğu süre içerisinde “hoş bir sadâ” bırakıp, hayırla yad edilmek isteyenler de…

Diğerleri mi?

Kendisine emanet edilen makamları “babasının malı” sanıp, yedi sülalesiyle birlikte yöneten, pardon sömürenler mi dersiniz?

Temsili olarak bile koltuğa oturan tatlı mı tatlı çocukların beş dakikalık koltuğa oturmasını bile içine sindiremeyen, “ne zaman kalkacak bu” diye gözü koltukta olan, “ya kalkmazsa” diye korkudan ödü kopan siyasiler ve yöneticiler olduğu bir gerçek…

Öyle ki, “ya kalkmazsa” diye kendince bazı önlemler aldığını da tahmin etmek hiç de zor değil.

Böylesi bir düşünce yapısına sahip olanlar la, henüz okul sıralarındaki çocuğu kıyaslamak lazım gelirse ne dersiniz?

Birisi mini minnacık olduğuna bakmadan, “beş dakikalığına bu koltuğa oturduğumun bilincindeyim” diyebilme büyüklüğünü gösteriyor…

Bir diğeriyse kendisine emanet edilen makamı hoyratça kullanmanın yanında, “babamın malı” afra ve tafrasına bürünüyor…

Birisi kendisini o koltuğa bir görevle oturttuklarını biliyor.

Bir diğeri halkın verdiği oyları, “ben kazandım” havasına bürünerek kıymeti kendinden menkul sanıyor…

Ne diyelim, akıl yaşta değil baştadır diye atalarımız boşuna dememiş.

Keşke her koltuğa oturan, o makamı halkın kendisine “bir görev” karşılığında, “belli bir süreliğine” verdiğini anlasa ve sadece “kendisinin” görevlendirildiğini, yedi sülalesinden hiç kimsenin o makamda tasarruf hakkı olmadığını bilse…

Keşke bir anlasalar belki çocuklar gibi onları da sevebiliriz…
Naif Karabatak
26 Nisan 2010

Benzer Yazılar



0 yorum:

Yorum Gönder