11 Ağustos 2009 Salı

'çıldır'maya az kaldı, doktorum nerdee?

Kars seyahati (Aralık'07)
Hastayım. Uykusuzum. Yorgunum. Hazırlıksızım. Gel dediler, gidiyorum. Nerede kalıyoruz, ne zaman dönüyoruz, ne yapmaya gidiyoruz haberim yok. Açıkçası önemli de değil. Tek bildiğim bir ara donmuş Çıldır Gölü’nde balık tutacağımız. Benim fantazim değildi ama duydugum an sahiplendim. Bayağı ‘havalı’ bir aktiviteye benziyor şu balık tutma işi. Hem bunca sene yılbaşlarında eller havaya yaptık. Bu yıl da alternatif bir yol deneyelim. Belki makus talihimiz dönüverir, kim bilir:)


Uçaktan indiğimiz gibi rehberimiz Celil ve şoförümüz Selçuk 17 kişilik grubumuzu havaalanında alıyor ve Ermenistan sınırında yer alan Kars’a 40 km uzaklıktaki Ani Harabeleri'ne götürüyor.

Benim için adı gibi “ani” oldu bu gezi.
Sokaklara çıkmadan birkaç saat uyur, kıyafet değiştirir, -20 dereceye bedenen ve ruhen hazırlanmak için zamanım olur sanmıştım. Yanılmışım. 5 günün içinde sıcaklık Fas’ın 20 derecesinden Kars’ın -20’sine inince hasta bedenim yerlere seriliyor. Aksırıp-öksürmekten başım dönmeye başlıyor ve gözlerimden yaşlar akıyor. O kadar üşüyorum ki hani orada donarak ölüversem kurtulacağım. Ne harabe gördüğüm var, ne rehberin sesini duyduğum. Zaten yüzüm şişti, gözler iyice küçüldü.

Yavaşlayan beyin fonksiyonlarımın arada yollayabildiği sinyal “Canını seviyorsan kaç”. İlk uçağa atlayıp dönmekten başka bir isteğim yok.


Enerjik grup kalıntılar arasında yürüyor. Ben şoförü kafaladım, harabeyi minübüsle geziyorum. Ermenistan nehirin karşı kıyısı. Türkiye ile sınır kapısı bulunmayan ve vizesi burada alınamayan Ermenistan’a bir ara gitmeye karar verirsem Gürcistan filan kasmak super anlamsız diye düşünüyorum. Yapmam gereken tek şey yürüyerek dereyi geçmek. Gelecek planları yapabiliyorsam hala, demek ki ölmeye o kadar da yakın değilim. Akşam şehre dönünce ilk yaptığım şey kendime bir saloped almak. Kırmızı pantolonla Apikoğlu salamı oldum, ama Allah’ıma bin şükür, yaşayacağım.

Akşam Kars’ın merkezindeki Ocakbaşı’nda kaz yiyoruz. Kars’ta kaz yenirmiş. Bayıldım diyemeyeceğim fırında kaza, maksat gelenek bozulmasın. Restorandan sonra barvari bir mekanda çay içelim diyoruz. Ekip gençlerle kaynaştı, tam bölge danslarını kapacağız jandarma baskına geliyor.


Buralara kadar gelip İshak Paşa Sarayı görülmezse yazık olurmuş. Günün 7 saati yolda geçecek demek. Oysa ben içten içe şömine önünde kedi gibi yuvarlanmayı hayal etmişim. Elveda “şömine önündeki kıvrılan kediyim” hayallerim. Zaten hangi şömine? Sanki Uludağ’dayız. Böylece gezinin 2. günü Doğubayazıt’a doğru yola koyuluyoruz. Soğukta mikrobun barınamadığı doğru galiba. Önceki güne göre kesinlikle çok daha iyiyim. Iğdır’dan, Ağrı Dağı eteklerinden geçiyoruz. Hava sisli, Ağrı Dağı nazlı. Bir türlü zirvesini göstermiyor bize. Yeniden buralara dönebilmek için güzel bir neden bulduk diyoruz, takılmıyoruz sise.


Benzer Yazılar



1 yorum:

servis dedi ki...

Paylaşımlarınızın hepsi çok güzel başarılı bir bloğunuz olmuş ice blue olarak başarılar dileriz.

Yorum Gönder